28 Haziran 2014 Cumartesi

Machu Picchu, Peru


Machu Picchu, İnkaların Kutsal Vadi bölgesinin göz bebeği ve saklı hazinesi. Oraya ulaşmak gerçekten de pek bir zahmetli iş. Biz de yol arkadaşımla birlikte Cusco'dan, bu dillere destan şehri görmek için yola çıktık. 
Cusco'ya gelirken yolda karşılaştığım nadir Türk arkadaşlardan birinin tavsiyesi üzerine, gidiş rotasında bir turizm acentasından yardım aldık. Bu yardım bizi Cusco'dan Hidroelectrika'ya taşıma, Aguas Calientes'de konaklayacağımız hosteli ve Machu Picchu giriş biletlerini ayarlama ve dönüş yolunda yine bizi Hidroelectrika'dan alıp Cusco'ya geri götürmek olarak belirlendi. Yani kısaca işin angarya bölümünü onlar halletmiş oldu. Bunu da kişi başı $120'a yaptıklarından bizim için karlı bir alışveriş oldu. Bizim yapmamız gerek ise Hidroelectrika'dan Aguas Calientes'e kadar tren raylarını takip ederek yaklaşık dört saat yürümek ve ertesi gün sabah 04:30am'da kalkarak saat 06:30'a kadar Machu Picchu'ya giriş gişelerinde olmak için iki saat tırmanmak ve dönüş yolunda, gelirken takip ettiğimiz tren rayları boyunca Hidroelectrika'ya geri yürümekti.


Aguas Calientes, Machu Picchu Dağı'nın eteğine kurulmuş bir yerleşim bölgesi ve saklı kente yakın tek yerleşim birimi. Yani Machu Picchu'nun ilk adımı. Bu kasabadan Machu Picchu'nun girişine varabilmeniz için yaklaşık yarım saat yürümeniz gerekiyor. Ardından da bir buçuk saati aşan bir merdiven tırmanışı sizi bekliyor. Aguas Calientes'den Machu Picchu'ya çıkan otobüs seferleri de mevcut ama bize göre pahalı ve Machu Picchu'nun gizemine ket vuran bir yaklaşım olduğu için biz merdivenleri tercih ettik.


                                     
Sabahın dört buçuğunda yola çıkarken hava haliyle karanlıktı ve biz dağın tepesine yaklaştığımızda güneş doğmaya başladı. Hemen belirteyim, aslında bu merdivenler İnkalar zamanından değil. Sonradan yapılmış. Machu Picchu'nun gerçek yolu gizli ve dağların içinden geçen ve günümüzde "Inca trail" adıyla bilinen dört günlük bir yolculuk. Bizim yeterli zamanımız olmadığından ve bu yolculuğa çıkabilecek kişi sayısı sınırlı olduğundan biz merdiven yolunu seçtik. Gördüğünüz üzere merdivenleri seçmek için bolca nedenimiz vardı.


Dünyanın yeni yedi harikasından biri olan Machu Picchu, inka hükümdarı Pachacutec Yupanqui tarafından 1450'lerde devletin seçkinleri için yaptırılmaya başlanmış bir şehir. Ant Dağ sırası içinde bulunan ve Quechua dilinde "eski dağ" anlamına gelen Machu Picchu'nun eteklerine kurulduğu için bu isimle anılıyor. Hemen karşıdaki, hemen hemen tüm Machu Picchu fotoğraflarıyla özdeşleşmiş olan dağın ismi ise yine Quechua dilinde "genç dağ" anlamına gelen, İnkalarca kutsal kabul edilen ve bu yüzden tepesine "Ay Tapınağı"nı inşa ettikleri Wayna Picchu... İspanyollar işgallerinden sonra neredeyse kimseyi sağ bırakmadıklarından şehrin gerçek ismi, yapılışı ve işleyişiyle ilgili elimizde hiçbir belge bulunmuyor. Bunun diğer bir nedeni de, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Inkaların bir alfabeye sahip olmamaları ve kendileriyle birlikte kültürlerinin de İspanyol işgaliyle yok olması. Machu Picchu'nun İspanyol işgalinden kurtulabilmesinin nedeni ise 1530'ların başında İspanyollar bu bölgeyi işgale başladığında İnka hükümdarının burada yaşayanlara Machu Picchu'yu terk etmelerini emretmesi. Sanırım göz bebeği olan bu şehrin İspanyollarca yok edilmesine gönlü razı olmadı ve içten içe İspanyolları yenince geri dönüp şehrin imarına devam etmeyi planlıyordu ama evdeki hesap İspanyollarınkine pek uymadı ve son İnka hükümdarı Vilcabamba'da öldürüldüğünde bu saklı kent de kendini çevreleyen ormanın içinde gözlerden kayboldu. 1911'de Amerikalı tarihçi Hiram Binham'ın, halk arasındaki rivayetlere kulak verip bir köylünün rehberliğinde şehri yeniden gün yüzüne çıkartmasına kadar yaklaşık 500 yıllık süre zarfında da saklı kaldı.


Doğusunda ve batısında bulunan aşağıya doğru 600'den fazla terasla kendi mikro klimasını ve tarım ürünlerini de yetiştirebilen Machu Picchu'da günde 5000'den fazla işçinin çalıştığı düşünülüyor. İşin bu bölümü bize pek bir ilginç gelebilir çünkü işçilerin burada çalışmalarının nedeni yıllık vergilerini ödemek. İnkalarda para sistemi bulunmuyordu. Halk İnka'ya yani hükümdara olan vergisini iş gücü olarak ödüyordu. Her sene sadece iki aylık iş gücünü İnka'nın hizmetine sunuyor ve bu şekilde vergisini ödemiş oluyordu. İnka aynı zamanda dini bir lider de olduğundan, İnka'ya hizmet etmek halk için zaten kutsal bir görev olarak kabul ediliyordu. Bu durum Machu Picchu için iki ayda bir tazelenen ve motivasyonu tam iş gücü demekti. Hemen bir ekleme daha yapmak istiyorum. Nitekim bu benim de önceden yanlış bildiğim bir konuydu. İnka devletinin halkına İnkalar denmiyor. İnka, sadece devletin hükümdarına verilen isim. Devletin halkını ise Quechualar ve Aymaralar oluşturuyor.



Machu Picchu'nun gerçek yolları hakkında yukarıda biraz bilgi vermiştim. İnka bu şehri herkesden saklamak istemiş olsa gerek ki, sarp bir kaya yamaca yapılmış İnka köprüsü de, dillere destan dört günlük İnka yolu da, şehre ulaşımın zorluklarını gözler önüne seriyor.

Hayatım boyunca hep fotoğraflarına baktığım, insanlardan, kitaplardan ve belgesellerden dinlediğim, izlediğim bu manzarayı kendi gözlerimle görmek benim için ifade edilemez bir deneyim oldu. Seyrettiğim manzaranın etkileyici güzelliği Machu Picchu'nun neden bu kadar dillere destan olduğunu da bana kanıtladı. Ayrıca buradan, İnka'ya da şükranlarımı sunmak istiyorum. Lakin eğer şehri terk etme emrini vermemiş olsaydı, büyük ihtimalle İspanyollar burayı da bulacak ve taş taş üstünde bırakmayacaklardı. Biz de böyle bir güzellikten mahrum kalacaktık. Machu Picchu'yu seyrederken, İspanyolların kim bilir böyle daha ne gibi güzellikleri yok ettiklerini düşünmeden edemedim.


Machu Picchu ve İnkalarla ilgili daha detaylı bilgi için sizleri şöyle alayım;










27 Haziran 2014 Cuma

Cusco, Peru


Ayak bastığım ilk andan itibaren Peru'daki favori şehrim oldu. İspanyol işgali sonrası inşa edilen mimari yapıların en güzel örneklerine ev sahipliği yapan şehrin asıl önemi İnka İmparatorluğu'nun başkenti olması. Maalesef İspanyollar, işgalleri sonrası şehri hemen hemen tamamen yıkıp ana tapınaklarının üzerine, onun duvarlarını da kullanarak kendi katedrallerini inşa ettiklerinden, şehrin İnka zamanında nasıl göründüğüne dair pek bir şey bilinmiyor. Halihazırda şehrin toplam alanının %5'inde hala İnka döneminden kalma duvarlara veya kalıntılara rastlanabiliyor. Bu arada İnka İmparatorluğu ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. İnkaların bir alfabesi yok. Haliyle yazılı hiçbir belgeleri bulunmamakta. Tüm gelenek ve göreneklerini, işlerin nasıl yürütüleceğini ağızdan ağıza nesilden nesile aktarıyorlardı. İspanyollar işgalleri sırasında tüm bu ağızları yok edince de, 108 yıllık bu devlet tarihe gömülmüş oldu. Halkları Keçualar (Quechuas) ve Aymaralar hala atalarının birçok geleneğini devam ettirseler de, katoliklerin misyoner çalışmaları nedeniyle bunlar günlük hayatla ilgili basit şeyler olmaktan öteye geçememiş.

Cusco, İnka tarihinin bilinen bölümüyle ilgili birçok müzeye de ev sahipliği yapıyor. İnkalarla ilgili en ayrıntılı müzel olan İnka Müzesi de bunlardan bir tanesi. Bir diğer benim ilgimi çeken müze ise, Kutsal Bitkiler Müzesi oldu. Bu müzede Peru'ya ait endemik türlerle dokümanların yanında kutsal ayinlerinde kullandıkları san pedro kaktüsü, koka yaprağı ve ayahuasca ile ilgili de geniş bilgilere ve tarihi dokümanlara yer veriliyor.

  
İnka İmparatorluğunun başkenti olması dolayısıyla çevresinde birçok İnka dönemine ait yerleşkeye ve bölgeye sahip Cusco'nun etrafındaki en önemli İnka Dönemi yerleşkesi elbette ki Machu Picchu. Yine de onun dışında, insanı büyüleyen başka bölgeler de var.


Micro iklimleme ile aynı bölgede farklı türlerin tarımını yapmayı amaçlayan Moray, İnka'nın emriyle kurulmuş bir bölge. Etrafını çevreleyen tepelerin ortasında derine doğru inen terasların en yükseğiyle en derini arasında 11 derece sıcaklık farkı bulunuyor. Bu da Patates gibi soğuk yerlere ekilen bitkilerle koka yaprağı gibi sıcak bölgelere ekilen bitkilerin aynı yerde ama farklı teraslarda yetişmesine olanak sağlıyor.


Maras-Moray tuz havzaları, Sacret Valley (kutsal vadi) içindeki bir diğer ilgi çekici bölge. Dağlardan gelen doğal bir kaynağın tuzlu sularının biriktirilmesini ve suyu buharlaştırarak %70-80'lere vana orandaki tuzu biriktirmeye yarayan yüzlerce bölümden oluşan bu tuz havzası İnka öncesi döneme kadar gidiyor. Bu antik tuz havzasından elde edilen yüksek kaliteli sofralık ve yemeklik tuzun yanı sıra farklı renklerde tuzlarda bulunuyor ve bunlar günümüzde daha çok kozmetik amaçlı kullanılıyor.







26 Haziran 2014 Perşembe

Tarma, Peru


Perla de Los Andes (Antların İncisi) olarak anılan Tarma, Peru'nun Amazon'a giren yollarından birinin kapısını tutuyor. Bu bölgeden Amazon'na girmek pek alışık olunan bir rota değil. Orjinal bir rota arayışıyla yol arkadaşımla birlikte kendi kafamıza göre harita üzerinden kendimize bu yolu seçmiştik. Amacımız Tarma'dan devamla La Merced ve Satipo'yu takip ederek Atalaya'dan Rio Urubamba Nehri üzerinden Quillabamba'ya giden bir bota binmekti. Ama Tarma'ya gidince bunun o kadar da kolay bir iş olmadığını, Atalya'ya varsak dahi Rio Urubamba üzerindeki bot seyahatinin Amazon Bölgesi içinde günlerce sürecek (kimse kesin gün sayısı veremiyordu çünkü hava koşulları çok belirsizdi) ve her türlü riske (Maleria ve bilmediğimiz daha birçok virüs) açık olacaktık. Gözümüzü korkuttuklarını kabul ediyorum. Biz de Amazon Bölgesi'ne Bolivya'dan girmeye ve şimdilik Tarma ve çevresini gezip Cusco'ya devam etmeye karar verdik.


Huagapo, Tarma'ya kırkbeş dakika uzaklıkta ve Peruluların dediğine göre Güney Amerika'nın en büyük, derin mağarası olan "La Gruta"nın bulunduğu yer. Zaten Huagapo, Keçua dilinde "ağlayan mağara" anlamına geliyor. Pre-İnka döneminde erkeklerin Inka ile savaşmak için köyden ayrılırken karılarını ve çocuklarını bu mağaraya bıraktıklarına fakat dönmeyinde mağaradaki eşlerin ve çocukların ağlaya ağlaya günümüzdeki mağaradan akan suları oluştuklarına dair bir de efsanesi var. İçeriye doğru sadece 2800m'si keşfedilmiş olan mağaranın ağzı 30m yükseklikte ve derine doğru 200m indiği biliniyor. İçindeki sarkıt ve dikitlerle etkileyici atmosferini pekiştiren mağaranın içinde belirli bir yerden sonra ışık kalmıyor ve devam etmek için profesyonel tırmanış ekipmanları gerekiyor.


La Gruta'da tanıştığımız rehberimiz Maria eşliğinde La Gruta'nın tepesindeki İnka harabelerini görmek ve ardından aşağıdaki kanyona ulaşmak için tırmanmaya başladık. La Gruta 3500m rakımıyla bir rahatsızlık vermezken, yükseklere tırmandıkça yorgunluktan çok sanki kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissetmeye başladım. Tepedeki harabelere ulaştığımızda ise artık ancak muña çiğneyerek devam edebiliyordum. 4100m rakımda harabeleri gezerken kendimi biraz daha iyi hissetmeye başlamıştım ve aşağıya, kanyona doğru inmeye başlayınca ise iyiden iyiye kendime gelmiştim.

                   

Uzunluğu hakkında rehberimizden yeterli bilgiyi alamasak da, yol boyu geçtiğimiz İnka duvarları, bu kanyonun çok uzun zamandan beri bu bölge halkının kullanımında olduğunu kanıtlıyordu. Yol boyu gördüğümüz ve rehberimizin "bunu kaynat ve iç" diyerek toplayıp bana verdiği çiçekler ve bitkileriyle Huagapo, Amazon Bölgesi'ne geçemesek de, Tarma'yı bizim için değerli kılan yer oldu.




21 Haziran 2014 Cumartesi

Lima, Peru

Lima Peru'nun başkenti ve en kalabalık şehri. Kültür, tarih ve Peru mutfağının merkezi. Pasifik kıyısındaki falezleriyle göz kamaştırıcı. Ama benim için bunların hiçbiri geçerli değil. Hiçbirinin önemi yok. Neredeyse hiçbirini göremedim. Hatta Lima'daki beş günümün dördünü otel odamda, tuvalete yakın bir yerde geçirdiğimi söyleyebilirim. Nedeni ise vücudumun alışık olmadığı şehir şebeke suyu oldu. Üstelik sadece ben de değil. Ben yine durumu ilaçsız atlatmayı başarırken yol arkadaşım antibiyotik kullanmak zorunda kaldı. İyileşince de haliyle tek istediğimiz en kısa zamanda o odadan ayrılmak ve bir daha geri dönmemek oldu. Yine de Lima'nın en güzel muhitlerinden Miraflores ve tarihi merkezi gezme-görme şansını yakalayabildik.



Huacachina, Peru


Huacachina, Peru'nun Ica şehrine bağlı bir vaha. Alışık olmayana çok enteresan gelse de şehir çıkıp 7km gittiğinizde çölün ortasındaki bu vahaya ulaşıyorsunuz. Etrafındaki kumtepeleri dünyanın en yüksek kum tepeleri kabul ediliyor ve en revaçta olan aktiviteler dune buggy ile roller coaster ve sandboarding. Kesinlikle Peru'da gördüğüm en eğlenceli ve enteresan bölgeydi.






Nasca, Peru

Biz Nasca'yı çöle çizdikleri devasa motiflerden biliyoruz. Konu hakkında pek fazla bir bilgim olmadan, ben de "Nasca Lines" olarak bilinen bu olağanüstü çizimleri görmeye gittim. Oraya vardığımda ise pre-inka döneminden çok gelişmiş bir uygarlıkla karşılaştım. Güney Amerika'nın ilk mabet piramitlerinden Cahuachi'nin de mimarı olan bu medeniyet, Ant Dağları'ndan çöle taşıdıkları sularla kendi vahalarını oluşturmuş, tarım yapmış, bilime son derece önem vermiş, birçok şaman yetiştirmiş ve son olarak da tanrıları kanatlı Kon için Nasca çizimlerini yapmışlar.


Alman bir matematikçi olan Dr. Maria Reiche Neumann'ın hayatı boyunca sergilediği büyük çabalar ve çalışmalar sonucunda ortaya çıkarılan ve koruma altına alınan Nasca figürlerinin yapılış nedeniyle ilgili dünyada olduğu gibi Peru'da da birçok teori ortaya atılıyor. Tüm teorilerin içinde bana en mantıklı geleni ise tanrıları Dios Kon ile ilgili olan... Dios Kon kedi başlı, insan vücutlu ve kanatlı bir elinde insan kellesi, diğer elinde bir mızrak taşıyan rüzgar ve yağmur tanrısı. Nasca halkının en büyük tanrısı olan Dios Kon'a Nasca halkı belirli aralıklarla kurbanlar da sunuyor. Nasca'nın kurak platolarına çizilen her bir figür, sulak bölgelerde yaşayan canlılardan bir tanesini simgeliyor ve bu figürlerin bir bütün olarak görülebilmesi için havadan üzerlerinden geçmeniz gerekiyor. Yani Nasca halkı bu figürlerle tanrıları Dios Kon'a yağmur çağrısında bulunuyor. Bunu yaparken de insanoğlunun inancı uğruna yapabilecekleri ile ilgili tüm dünyaya bir örnek bırakmış oluyor. Nasca platosunun coğrafi ve toprağın fiziki özellikleri yüzünden bu figürlerin hatları asırlardır silinmeden duruyor.


Nasca sadece kurak platolarına çizdikleri figürlerden ibaret değil. Uygarlıkları dönemince sözlerine ve eylemlerine çok önem verdikleri ve saygı gösterdikleri şamanları ile ilgili birçok bilgiye ulaşmamızı sağlayan Necropolis Chauchilla da bir diğer etkileyici bölge. Orada bulunduğum süre zarfında, belki de bilinçaltının etkisiyle son derece farklı bir ruh haline geçtim. Bana göre oranın inanılmaz güçlü bir enerjisi var. Sanırım orada uyuyan şaman mumyalarının bundaki etkisi yadırganamaz.


Ve beni Nasca'da en çok etkileyen yer, Nasca'nın ana tapınağı Cahuachi... 32 ayrı piramitten oluşan bu tapınağın, yetersiz fon yüzünden sadece 6 piramidi toprak yüzüne çıkarılmış. Peru'nun en eski tapınaklarından biri olan Cahuachi aynı zamanda Dios Kon'a adanan kurbanların da kesim yeri. Bu kurbanlar genel olarak lamalar başta olmak üzere hayvanlardan oluşsa da, bazı dönemlerde insan kurbanların da kesildiği söyleniyor. 





20 Haziran 2014 Cuma

Arequipa, Peru


Peru'nun ikinci en büyük ve kalabalık şehir olan Arequipa, koloniyal dönemden başlayarak ülkenin en önemli ticaret merkezlerinden bir haline gelmiş. Koloniyal mimarinin en güzel örneklerine sahip olan Arequipa, aynı zamanda Lima'dan sonra Peru mutfağının zenginleşmesinde ve gelişmesinde en büyük paya sahip şehir. Tüm bunların yanında şehri çevreleyn üç volkan da, şehrin havasını daha etkileyici hale getiriyor. Bu volkanların arasında en ünlüsü ise El Misti.

rocoto relleno
Tüm güzelliklerinin yanında Arequipa önemli bir şehir olması nedeniyle, ülke tarihi hakkında detaylı bilgilere ulaşabileceğiniz birçok önemli müzeye sahip. Yani kısaca Arequipa dendiğinde akla gelen üç şey yemek, El Misti ve müzeler.








Mollendo, Peru


Arica'dan sonra, Tacna üzerinden Peru'ya geçtik. Uyuni'yi de kapsayan kısa süreli konaklama ve uzun süreli otobüs seyahatlerinin yorgunluğunu atmak ve yol arkadaşım Jim'in bir dostunu ziyaret etmek amacıyla Mollendo'ya geldik. Her ne kadar beklediğimiz palmiye ağaçları ve sıcaklık değerlerine kavuşamasak da, sezon dışında olduğumuz için huzurlu ve sakin bir tatil kasabasına gelmiş olduk. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, Peru'nın kıyı kesimi benim için gerçek bir hayal kırıklığı oldu ama bunda ülke halkının bir suçu yok. Çünkü Peru'nun okyanus kıyısı, en azından benim gördüğüm Lima'ya kadar, Atacama'nın etkisiyle tamamen çöl iklimine ve bitki örtüsüne sahip. Haliyle öyle okyanus kıyısında palmiyeler, yeşil ve mavinin uyumu gibi tasvirler buralar için geçerli değil. Bununla birlikte Pasifik'in devasa dalgalarını ve heybetini seyretmek için bolca açık alan ve boyut sahibi oluyorsunuz.




Peru ve Bolivya'da bundan sonra sıkça karşılaşacağımız motorsiklet taksilerle ilk karşılaşma mekanım olan Mollendo, bulunduğu coğrafi konum etkisiyle çevresinde birçok farklı özellikle ve görülmeye değer küçük yerleşim alanlarına da sahip. La Punta de Bombom da bunlardan bir tanesi.




Arica, Chile


Arica Şili'nin kuzey batısında Pasifik kıyı şeridinde bir şehir. Tarih boyunca Peru ve Şili arasında gidip gelen şehir en son Şili topraklarının içinde haritadaki yerini almış. Bizim Arica'ya gitme nedenimiz is tamamen farklıydı. Amacımız, bölgenin ilk insanları olan Chinchorroları ve onların en eskisi 8000 yıl geriye giden ve dünyanın en eskileri kabul edilen mumyalarını görmekti.



Chinchorrolar, dünya üzerinde ölülerini mumyalayan ilk topluluk olarak kabul ediliyor. Aslına bakarsanız, bu bölgeden itibaren kuzeye, Peru'nun kıyı sahili boyunca Ekvator'a kadar mumyaları görmek mümkün ama hepsinin asıl çıkış noktası burası olduğu için biz de Museo Arqueológico y Antropológico de San Miguel de Azapa (San Miguel de Azapa Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi)'ni ziyaret etmeye karar verdik. Müzede yetişkin insan, çocuk ve bebek mumyalarının yanı sıra mumyalama işleminin ayrıntıları ve topluluğun yaşam koşullarıyla ilgili ayrıntılı birçok bilgiye de sahip olduk. İnsanlık tarihi ve yaşam biçimlerinin ne kadar radikal bir şekilde değiştiğini ve çeşitlendiğini görmek açısından benim için çok yararlı bir ziyaret olduğunu söyleyebilirim. Ama Arica bizi bu kadarla bırakmadı...


Müze ziyaretimizi tamamladıktan sonra, otobüs saatimizi beklerken güzel bir yemek yemeye karar verdik. Okyanus kıyısında olduğumuzdan ve balık pazarının çeşitliliği ağzımızı sulandırmaya yettiğinden limanın yolunu tuttuk. Hedefimiz, bize tarif edilen limandaki salaş balık lokantasıydı. Güney Amerika'nın çalışma saatleri çok farklılık gösterebiliyor. Mekanlar hemen öğleden sonra kapanıp şanslıysanız akşamüstü veya ertesi gün açılıyor. Biz o kadar da şanslı değildik. Lokanta kapanmıştı ve ertesi güne kadar da açılmayacaktı. Ne yapacağımızı düşünerek liman boyu yürürken açlığımızı unutturan o manzarayla karşılaştık. Limanda, hemen kıyıda onlarca devasa deniz aslanı denizin içinde yarı bellerine kadar çıkmış güneşleniyorlardı. Onlara yine kocaman pelikanlar eşlik ediyordu. Kıyıda bizim gibi bir sürü insan vardı. Ama onlar sanki bu manzarayı görmüyormuş gibi kendi aralarında muhabbet halindeydi. Sanırım onlar için bu manzara gayet normal bir manzaraydı ama biz, deniz aslanlarını sanki bir tek biz görüyormuşuz, bu manzara bir hayal ürünüymüş gibi hissediyorduk. Sonuç olarak Arica, bize umduğumuzdan fazlasını vermiş, şehir algımızı değiştirmişti. Şaşkınlığımız geçince açlık tekrardan ağır bastı ama bu sefer ne yediğimizin artık bir önemi kalmamıştı. Şehir merkezine dönüp klasik kızartılmış balık ve patates rutinimize geri döndük.





18 Haziran 2014 Çarşamba

San Pedro de Atacama, Chile

Uyuni turunun bitiminde güneyden Şili'ye San Pedro de Atacama'ya geçtik. Bölgeye adını veren Atacama Çölü'nün etkileriyle hava sıcak ve kuruydu. Zaten Atacama dünyanın en kurak çölü olarak kabul ediliyor. Sahra Çölü'nden bile daha kurak yani. Haliyle burada yıldızları seyretmek ayrı bir keyif olacaktı bizim için. Ama Atacama'nın bizim için daha güzel bir sürprizi vardı. Daha önce ne benim ne de yol arkadaşımın şahit olduğu bir doğa olayıyla karşıladı bizi; "blood moon" bizim deyimimizle "pembe ay" diye adlandırılan ay tutulması. Hem de dolunayda... Maalesef ki, bunu kaydetmemizi sağlayacak yeterli teknolojik malzemeye sahip değildik. Ayın tutulma evrelerini arkadaşımın kamerasıyla fotoğraflamayı başarmış olsak da, gökyüzündeki milyonlarca yıldızın arasında pembe yuvarlak bir mücevher gibi parlayan ayın tam tutulma halini fotoğraflama şansımız olmadı. Bu olağanüstü doğa olayını seyredip hafızalarımıza kaydetmekten başka seçeneğimiz yoktu. Biz de kayan yıldızlar eşliğinde görsel bir şölene dönen pembe ayı seyre koyulduk.






Uyuni, Bolivia


Uyuni Bolivya'nın güney batısında yer alan, kurak bir arazi üzerine kurulmuş, hayatınız boyunca görmeseniz pek de bir şey kaybetmeyeceğiniz bir şehir. Onu özel, önemli ve hayat boyu hatırlanacak kılan ise çevresindeki doğa harikaları. Uyuni, dünyanın en büyük tuz havzasına sahip. Göz alabildiğine uzanan beyaz ve mavisi ile beyin algılarınızla oynamayı bitirdiği an ise sizi doğanın en el değmemiş bölgelerine çekmiş ve algılarınızı başka renklerle bozmaya başlamış demektir.


Uyuni, şimdiye kadar gördüğüm en çarpıcı doğal park. Bünyesinde dünyanın en büyük tuz havzasının yanı sıra volkanlar, kırmızı ve yeşil göller, yüksek rakımda bir anda karşınıza çıkan flamingolar, uçsuz bucaksız çöller, yedi renkli dağlar ve termaller barındırıyor. Orada bulunduğum üç gün boyunca kendime farklı bir gezegende değil, hala dünyada olduğumu sürekli telkin etmek zorunda kaldım. Hiçbir yol olmadan ciple çöllerde, vadilerde, bozkırlarda yol aldıktan sonra dünyaya olan aidiyet hissiyatımı tamamen kaybetmiş ve doğanın kalbine teslim olmuş bir ruh haline girdim. Üç günün sonunda Uyuni'nin güneyinden San Pedro De Atacama'ya geçerken, hala insanlarla iletişimde zorluk çekiyordum. Kafamı nereye çevirirsem çevireyim gözümün önünde uçsuz bucaksız vadiler ve karlı dağlar beliriyordu. 



Uyuni kesinlikle dünyayla ilgili tüm algımı ve önyargılarımı kıran, yerle bir eden bir hediye oldu benim için. Hayatım boyunca unutmayacağım bir görsel şölen sundu bana.