6 Temmuz 2014 Pazar

Santa Cruz De La Sierra ve Buenos Aires'e dönüş

Yolculuğumun Bolivya'daki son durağı ülkenin en büyük ve en zengin şehri Santa Cruz De La Sierra idi. Buraya geliş sebebim ise ziyaretten çok ticaretti. Buradan Buenos Aires'e uçmak, Bolivya'nın herhangi bir yerinden uçmaktan daha ucuza geliyor. Talep yoğunluğu haliyle fiyatları da etkiliyor.

Bu kocaman şehir, Bolivya'da gördüğüm diğer şehirlerin aksine mega alışveriş merkezleri, çeşit çeşit restaurantları, sokakları ve gökdelenleriyle Buenos Aires öncesi beni şehir hayatına alıştıran, normale döndüren bir yer oldu. Yine de son üç aydır beraber seyahat ettiğim 7/24 bir arada yaşadığım yol arkadaşım Jim'den ayrılıyor olma ve seyahat yaşantımın bir süreliğine de olsa noktalanması hissi ağır basıyor ve şehre odaklanmamı engelliyordu. Dürüst olmak gerekirse, zaten ben de bir şehir gezecek havada değildim.

Catedral Metropolitana "Basílica Menor de San Lorenzo"

Sonuç olarak Arjantin'den başlayıp Şili'ye, ordan Peru ve Bolivya'ya uzanan seyahatimin sonuna gelmiştim. Başlangıç noktam olan Buenos Aires'e dönmek için hava alanının yolunu tuttum. Ayrılıkları ve bitişleri hiç sevmem ama hayatın kaçınılmazlarıdır, bilirim. Yol arkadaşımı Peru'ya giden uçağına bindirirken yaşadığım ayrılık hissine bir de Buenos Aires uçağına binerken yaşadığım bitiş hissi eklenince haliyle benim için duygusal anlar kaçınılmaz oldu. 

Buenos Aires'e dönmek kendimi iyi hissetmemi sağladı diyebilirim. Tanıdık yerlere geri dönmek, normal bir taksiye binmek, takside Barry White dinlemek, içlerinde yaşamaya alışık olduğum insan profilini seyretmek sinirlerimin yatışmasına ve üzüntümü bir nebze unutmama yardımcı oldu. 

Daveti üzerine, eski ev arkadaşımın yeni evinde kaldığım Buenos Aires'deki son üç günümün benim için çok verimli geçtiğini de söylemeliyim. Güney Amerika'ya gelirken yanımda getirdiğim her şeyi tekrardan gözden geçirip veda edeceklerimi torbalara doldurduğumda yaşadığım hafifleme hissinin yanı sıra Türkiye'ye dönünce yapacaklarımla ilgili taslakları oluşturmak için bana gerekli zamanı da verdi.  

veda ettiğim emektarlarım
Dokuz ayın sonunda Güney Amerika maceramın sonuna gelmiştim. Hayatımı etkileyen, değiştiren gözlemler ve yaşanmışlıklarla zenginleştiğim belki de hayatımın en dolu ve verimli dönemi oldu. Benim için bir ilk olmasına rağmen, bir gezgin olmanın tadını almıştım ve bu son olmayacaktı. Dönüş yolunda bildiğim tek şey buydu. 
 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Trinidad, Bolivia

Size Bolivya'nın Trinidad şehri ile ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü yerlilerinin de kabul ettiği ve hatta turizm ofisinden resmi dille beyan edildiği üzere Trinidad pek de öyle diğer Trinidadlara benzemiyor. Bolivya'nın Amazon Bölgesini oluşturan Beni bölgesinin merkezi olmasına rağmen şehirde sizi çekebilecek herhangi bir unsur bulunmuyor. Binlerce motorsiklet ve nedenini çözemediğim bir pahalılık mevcut. Bizim buraya uğrama nedenimiz ise Rurrenabaque'den Santa Cruz De La Tierra'ya geçerken biraz soluklanmaktı. Yine de Bolivya'da herzaman başımıza gelen şeyi burada da yaşadık. Yani bir süpriz...

Trinidad'da yaptığımız şehir turunun ardından soluğu turizm ofisinde aldık. Bize şehrin haritasını verip pek bir şey olmadığını tekrardan beyan ettiler. Dışarı çıkıp haritayı açtığımızda ise solaltta küçük bir fotoğraf gördük. Pembe bir yunus bize bakıyordu. Amazon'un pembe yunuslarını pek çok defa dinlemiştik ama görmesi hiç nasip olmamıştı. Hemen tekrar içeri girip pembe yunusları nasıl görebileceğimizi öğrendik. Bize söyledikleri, bunu ancak bir turizm acentasının düzenlediği turlarla yapabileceğimizdi. Turizm acentası diyince başımıza ne geleceğini biliyorduk ama yine de bilgi almak için acentanın yolunu tuttuk. Acentaya girdiğimizde ofisteki orta yaşlarında güler yüzlü hanım bizi karşıladı. Konuyla ilgili bize bilgi verirken, masasının arkasındaki konsolun üstünde seramik yuvarlak bir tabak içindeki fotoğrafını gördüm. Dijital baskıyla oturtulmuş fotoğrafının çevresinde Kapadokya yazıyordu. Bu arada yol arkadaşım bana dönmüş "bu çok para, boşverelim" diyordu. Oysa ben çoktan odaklanmıştım. "Kapadokya'ya mı gittiniz?" diyerek sohbete girdim. Kadın gülümsedi. Türk olduğumu ekleyince de tüm seyahatini bir çırpıda anlattı. Gülüşmeler ve anılar eşliğinde sohbetimizi tamamlamıştık ki kadın lafa girdi. "Size söylediğim köye gidin. Orası nehrin kenarındadır ve kayıkları olan köylüler vardır." Anahtar kelimeleri seçip alt metni okumuştuk. Birbirimize teşekkür edip ordan ayrıldık ve Puerto Balivian'a gitmek için iki motor taksiye atladık. Yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuktan sonra Puerto Balivian'a varmış ve ufak bir soruşturma sonucunda gezi kayığımızı ve bizi gezdirecek olan rehberimizi turun bize söylediği rakamın sekizde biri fiyatına ayarlamıştık. Yol arkadaşım ve ben, rehberimiz ve sevimli oğlu ile pembe yunusları bulmak için yola koyulduk.

büyük bir sel felaketinden sonra yeni yeni kendine gelen
Puerto Balivian 

gezi kayığımız El Bufeo

rehberimiz ve sevimli oğlu

Biz heyecanlıydık ama rehberimiz çok serinkanlı görünüyordu. Yaklaşık yarım saatlik bir nehir yolculuğundan sonra bunun nedenini anladık. Bir anda etrafımızda bir hareket başladı. Sağımızdan solumuzdan pembe pembe yunuslar suyun üstüne çıkıp bize bakıyor sonra suya geri dalıyorlardı. Koskaca bir ailenin oyun bahçesine girmiştik. Nereye bakacağımızı şaşırdık. Nehrin derinine dalıp çamuru havalandırıyorlar, suyun üstüne çıkıp bizi gözlüyorlardı. Rehberimizin oğlu da "aqui, aqui!" diye parmağıyla bize yunusları göstermeye çalışıyordu. Birçok video ve fotoğraf denememizin sonucunda yol arkadaşım Jim muradına erdi ve bu güzel fotoğrafı çekmeyi başardı. Sizlerle paylaşmak istiyorum.


Başta pek bir önyargıyla yaklaştığımız Trinidad, seyahatimin sondan bir önceki durağında bana yine "önyargıları bırak, eve öyle dön" diyordu. Dediğini yaptım. Önyargılarımı pembe yunusların yardımıyla nehrin dibindeki çamurlara gömdüm. 
  

4 Temmuz 2014 Cuma

Rurrenabaque, Bolivia



La Paz'dan Rurrenabaque'ye kara yoluyla gitmek 20 saatlik debdebeli bir yolculuk olduğu için ve bir de pırpır uçaklara binmeye bahane aradığımız için ulusal bir hava yolu şirketiyle uçmaya karar verdik. Sonradan pişman olduk ama iş işten geçmişti. Nitekim 45 dakikalık hava yolculuğunu gerçekleştirebilmek için hava alanında 6,5 saat bekledikten sonra uçuşumuzun o günlük iptal edildiğini ve ertesi gün uçmamız gerektiğini öğrendik. Sonuçta Rurrenabaque'ye vardığımızda toprak piste iniş yapıp tek katlı bir kulübeden oluşan hava alanına girince beklemenin hiç de olağan dışı olmadığını anladık.

Bolivya'nın Amazon'a açılan kapısı Rurrenabaque
La Paz'ın soğuk ve bol egzozlu havasından sonra Amazon'un bol rutubetli ve sıcak havası, yolculuğumuzun sıkıntılarını çarçabuk unutmamıza yardım etti. Rurrenabaque'nin kıyısına kurulduğu engin nehir Beni'nin kahverengi sularıyla uyum içindeki uçsuz bucaksız gökyüzü bize sıcacık bir hoşgeldin demişti. Hemen kendimize bir hostel bulmaya koyulduk ve keyifli bir hostele yerleştik. Fakat bilmediğimiz bir durum vardı. Severek beğenerek yerleştiğimiz hostelimizin karşı köşesinde devasa bir kır kahvesini andıran dört tarafı açık tepesi palmiye yapraklarıyla kapatılmış bir mekan ve bu mekanın da inanılmaz bir performansa sahip piyanist şantörü vardı. Hostele vardığımız cumartesi günü öğle saatlerinden başlayarak gece sabaha karşı biz sesten yorgun düşüp bayıldıktan sonra biten bir performansla ve tüm kasabanın duyacağı bir ses seviyesinde saatlerce şarkı söyledi. Yol arkadaşımın rahatsızlığı ve düşmeyen ateşi yüzünden hosteli terk edemiyor olmamız ızdırabımızı binlerce kat arttırdı. Yine de her işte bir yarar vardır sözünü doğrulayacak bu olay sonucunda belki de kasabanın en güzel, nezih ve sessiz hosteline yerleşme imkanı bulduk.

Hostal El Lobo
Yeni hostelimize yerleşip sinirlerimiz yatıştıktan sonra kasabayı keşfetmeye ve ziyaret etmek istediğimiz yabani hayvan barınağına nasıl gideceğimizi bulmak için sokakları arşınlamaya başladık. Derken bir anda kendimizi bir festivalin göbeğinde bulduk. Sonradan öğrendiğime göre, Rurrenabaque kendine yeni ve turistik bir festival yaratmaya çalışıyordu ve biz bu çabanın ilk denemesine denk gelmiştik. Öyleki tüm okullar kostümlerini ve dans gösterilerini hazırlamış, bulvar boyunca yürürken gösterilerini sırayla sergiliyorlardı. Güney Amerika'nın geleneksel festival anlayışını yansıtan bu gösteriler elbetteki Bolivya'nın mütevazi havasını da yansıtıyordu.

yürüyüş öncesi sıralarını bekleyen ekipler
Kendi yaşadıklarımı, deneyimlerimi yazarken burada belirtmem gereken önemli bir husus var. Turistlerin Rurrenabaque'ye asıl geliş nedenleri bizim aksimize, buraya ait Amazon'un içinde yer alan Madidi Doğal Parkı'dır. Amazon bölgesine ait birçok yabani hayvan ve bitki türünü barındıran bu doğal parkın içinde yaşayan bir çok Amazon komünü de mevcuttur. Turistler genel olarak 2 ya da 3 günlük turlarla bu parkı ve içindeki komünleri ziyaret ederler. Yani yolunuz Rurrenabaque'ye düşerse ve Amazon'a kendi başınıza girmek gibi bir çılgınlık yapmayı düşünmüyorsanız, Madidi Doğal Parkı size daha önce yaşamadığınız bir deneyim yaşatacaktır.

nehir kıyısındaki kelebekler
Bizim aksimize dedim çünkü bizim konuya yaklaşımımız biraz farklı. Amazon'u elimizden geldiğince doğal bir şekilde, doğayı rahatsız etmeden ve turistik bir şova çevirmeden ziyaret etmek istediğimiz için kendi rotamızı belirledik ve jungle içindeki yaban hayvanları koruma barınağını ziyarete gittik. Maalesef ki günümüzde hala yasak avlanma ve daha da kötüsü yabani hayvanların bir avuç kendini bilmez tarafından evcil hayvan gibi evlerde beslenmeye çalışılması büyük sorun. Çünkü bu evlerde beslenmeye çalışılan puma gibi yırtıcı kediler büyüdüklerinde sahipleri tarafından terk ediliyorlar. Acı bölüm burdan sonra başlıyor. Çünkü bu kocaman yavru kediler avlanma ve doğada kendi bölgesini oluşturup hayatta kalabilme yetilerini küçük yaşta annelerinden öğreniyorlar. bizim bildiğimiz gibi bir içgüdüyle her şeye vakıf olma durumu yok yani. Bu yetileri öğrenemeden hem annesiz hem sahipsiz kalmış bu hayvanlar doğa ve hayvan severlerin kurduğu büyük jungle çiftliklerinde hayatları boyunca bakıma muhtaç olarak yaşıyorlar. Tabii ki şanslı olanları... Ziyaret ettiğimiz Parque Jacj Cuisi de bu hayvanlara yardım eden parklardan bir tanesi ve gönüllülerin emekleri ve yardımlarıyla hayatta kalıyor. Comunidad Inti Wara Yassi topluluğunun üçüncü ve en küçük birimi olan Jacj Cuisi şu anda 2 tane pumaya ve birçok küçük yabani hayvana ev sahipliği yapıyor.

Puma Simba
(barınağın kendi web sitesinden alınmış bir fotoğraftır)
http://www.intiwarayassi.org/index.php?id=62 


3 Temmuz 2014 Perşembe

La Paz, Bolivia

karlı dağların eteğinde tuğladan bir şehir
La Paz, genel yargının aksine Bolivya'nın başkenti değil. Bolivya'nın başkenti Sucre şehri ama La Paz  kesinlikle ondan çok daha ünlü bir şehir. Şehre doğru dağlardan inmeye başladığınızda sizi karşılayan tuğla binalardan oluşan görüntüsüyle devasa bir gecekonduyu andırsa da, şehir merkezine geldiğinizde karşılaştığınız trafik, insan seli ve koloniyal mimarideki evler büyük bir şehirde olduğunuzu hücrelerinize kadar hissetmenizi sağlıyor. Bu eski binaların arasındaki daracık sokakları kaplayan eski tip otobüsler, minibüsler ve arabalardan yükselen egzoz gazını solumamak için yoğun trafik saatlerinde sokaklardan ve caddelerden uzak durmak istediğinizde sizi ağırlayacak birçok lezzet durağı da mevcut. Hatta diyebilirim ki La Paz, ben ve yol arkadaşım için Bolivya ve midelerimiz adına pek gurme bir soluk oldu.

sokakta rast geldiğim bir dans gösterisi
Yol arkadaşımı sürüklediğim hediyelik eşya dükkanlarını arşınlama seanslarımdan birisi sırasında denk geldiğim bir sokak gösterisi oldu. Şehrin ara sokaklarında bir anda duyduğum müziği bulmak için koşmaya başladım. Böyle bando müzikleri duyduğum zaman hiç kaçırmam zaten. Muhakkak görsel olarak keyif verecek bir manzarayla karşılaşacağımı düşünüp hemen onu aramaya koyulurum. Genellikle de haksız çıkmam. İşte La Paz'da da bunun gibi bir koşup aramanın ardından karşılaştım bu renkli hanımlarla. Eteklerini bir o yana bir bu yana döndüre döndüre peşlerinden gelen bandonun ritmleriyle dans ediyorlardı. Biraz daha ileri gidip grubun önüne geçtiğimde ise çifti gördüm ve bunun geleneksel bir evlilik dansı olduğunu anladım. Gelenekselliği, gelinin gelinlik yerine kendi geleneksel kıyafetlerini giymesinden yaptığım bir çıkarım oldu. 

Gelelim La Paz'a asıl geliş nedenimize... 4000m rakımlı La Paz ile Amazon Bölgesini bağlayan yeni ve güzel bir yol yapıyorlar. Nedeni ise eski yolun son derece tehlikeli olması. Dünyanın en tehlikeli yollarından biri olan bu eski yolun bilinen adı "La Carretera De La Muerte" yani "Ölüm Yolu". Nedeni ise keskin ve dar virajları, bir anda tepenize dökülen şelaleler ve bu bölgedeki hava olayları nedeniyle sürekli yağmur ve sis. Eski yolda halen trafik akışı devam etmekle birlikte trafiğin çok büyük bir bölümü yeni yola hemen kaymış zaten. Hal böyle olunca da bu yol extreme spor düşkünlerinin göz bebeği olmuş. Biz de bu kafileye katıldık ve 4700 metreden başlayıp 1200 metreye inen dünyanın en tehlikeli yollarından Ölüm Yolu'nda dağ bisikletleriyle 56km yol yaptık. Toplamda dört saatimizi alan bu sefer boyunca bolca ıslandık, yorulduk, manzaraya hayran kaldık, hız yaptık, tepeden gelen suların biriktiği gölcüklerden ve şelale altlarından geçtik ve uçurumun kenarında poz verdik.

uçurum kenarında soluklanırken



1 Temmuz 2014 Salı

Copacabana, Bolivya


Bolivya'nın Copacabana'sı, Titicaca Gölü'nün hemen yanı başında 3800m rakımla Rio'nun dillere destan Copacabana'sından tamamen farklı bir yer. Ana geçim kaynağı turizm olmasına rağmen asıl önemi Titicaca Gölü'nün üstündeki Isla Del Sol (Güneş Adası)'a yakınlığı ve buradan adaya motorla ulaşımın sağlanabiliyor olması. Copacabana, kendi içinde bir sistemi olan ama dışardan karmaşık görünen bir kasaba. Kasabanın merkezindeki Peru'da Puno'ya ve Bolivya'da diğer şehirlere gitmek için bekleyen otobüsler ve bunlara binmeye çalışan turistlerin yarattığı sürekli bir kabalık mevcut. Yine de güneş batımının tadı bir başka...


Copacabana'da geçirdiğimiz iki günün ardından biz de geleneği bozmadık ve Isla Del Sol'a gitmek için motora atladık. Adaya vardığımızda iskelede bizi iki yaşlı Bolivyalı teyze karşıladı ve ayak basma parası kişi başı 5 Boliviano'yu bilet karşılığı hepimizden topladı. Bu bilgiyi paylaşma nedenim, daha sonra adanın kuzeyine geçip güneyine, Yumani'ye kadar İnca Yolu'nu takip ederek yürürken üç defa daha farklı komünlerdan farklı teyzelerin yolumuzu kesip haraç gibi para istemeye devam etmeleri oldu. Yolun başlangıcında bununla ilgili hiçbir bilgi yer almazken tepenin başında yolumuzu kesip para istemeler biraz gerginlik yaratsa da sonradan orta yolu bulduk.


Isla Del Sol için bir tanımlama, bir slogan bulmam gerekse, sükunetin ve yıldızların adası diyebilirim sanırım. Gündüz belirli saatlerde ana karadan veya adanın kuzeyinden gelen motorların gürültüsü öğleden sonra kalkan son motorla birlikte yerini gölün hışırtılarına, eşeklerin anırtılarına, kuşların cıvıldamalarına ve en keyiflisi gece göğü işleyen yıldızların seyrine bırakıyor. Bolivya'nın kendine özgü ev sahipliğiyle ve gölden avlanan taze balıkların lezzetiyle bizi de kendine hayran bıraktı ve orada geçirdiğimizi iki gün boyunca, uzun zamandır tattığım en huzurlu uykulardan uyandım.


Bu arada hemen söylemek isterim, adaya yolunuz düşerse size tavsiyem adanın kuzeyine geçip Chincana ve Challapampa'yı ziyaret ederek adanın sırtındaki İnka yolundan güneye, ana karayla bağlantı noktası olan Yumani'ye yürüyüş yapmayı ihmal etmeyin. Her ne kadar yolun en ıssız ve insansız bölgelerinde bir anda derme çatma bir takın altında yolunuzu kesip sizden yolun o bölümünü yürüdüğünüz için para isteyen Bolivyalı teyzeler çıkacak da olsa ve bu üç dört defa böyle devam edince insanda biraz "e ama bi yeter" hissiyatı uyandırsa da, ihmal etmeyin derim ben.




28 Haziran 2014 Cumartesi

Machu Picchu, Peru


Machu Picchu, İnkaların Kutsal Vadi bölgesinin göz bebeği ve saklı hazinesi. Oraya ulaşmak gerçekten de pek bir zahmetli iş. Biz de yol arkadaşımla birlikte Cusco'dan, bu dillere destan şehri görmek için yola çıktık. 
Cusco'ya gelirken yolda karşılaştığım nadir Türk arkadaşlardan birinin tavsiyesi üzerine, gidiş rotasında bir turizm acentasından yardım aldık. Bu yardım bizi Cusco'dan Hidroelectrika'ya taşıma, Aguas Calientes'de konaklayacağımız hosteli ve Machu Picchu giriş biletlerini ayarlama ve dönüş yolunda yine bizi Hidroelectrika'dan alıp Cusco'ya geri götürmek olarak belirlendi. Yani kısaca işin angarya bölümünü onlar halletmiş oldu. Bunu da kişi başı $120'a yaptıklarından bizim için karlı bir alışveriş oldu. Bizim yapmamız gerek ise Hidroelectrika'dan Aguas Calientes'e kadar tren raylarını takip ederek yaklaşık dört saat yürümek ve ertesi gün sabah 04:30am'da kalkarak saat 06:30'a kadar Machu Picchu'ya giriş gişelerinde olmak için iki saat tırmanmak ve dönüş yolunda, gelirken takip ettiğimiz tren rayları boyunca Hidroelectrika'ya geri yürümekti.


Aguas Calientes, Machu Picchu Dağı'nın eteğine kurulmuş bir yerleşim bölgesi ve saklı kente yakın tek yerleşim birimi. Yani Machu Picchu'nun ilk adımı. Bu kasabadan Machu Picchu'nun girişine varabilmeniz için yaklaşık yarım saat yürümeniz gerekiyor. Ardından da bir buçuk saati aşan bir merdiven tırmanışı sizi bekliyor. Aguas Calientes'den Machu Picchu'ya çıkan otobüs seferleri de mevcut ama bize göre pahalı ve Machu Picchu'nun gizemine ket vuran bir yaklaşım olduğu için biz merdivenleri tercih ettik.


                                     
Sabahın dört buçuğunda yola çıkarken hava haliyle karanlıktı ve biz dağın tepesine yaklaştığımızda güneş doğmaya başladı. Hemen belirteyim, aslında bu merdivenler İnkalar zamanından değil. Sonradan yapılmış. Machu Picchu'nun gerçek yolu gizli ve dağların içinden geçen ve günümüzde "Inca trail" adıyla bilinen dört günlük bir yolculuk. Bizim yeterli zamanımız olmadığından ve bu yolculuğa çıkabilecek kişi sayısı sınırlı olduğundan biz merdiven yolunu seçtik. Gördüğünüz üzere merdivenleri seçmek için bolca nedenimiz vardı.


Dünyanın yeni yedi harikasından biri olan Machu Picchu, inka hükümdarı Pachacutec Yupanqui tarafından 1450'lerde devletin seçkinleri için yaptırılmaya başlanmış bir şehir. Ant Dağ sırası içinde bulunan ve Quechua dilinde "eski dağ" anlamına gelen Machu Picchu'nun eteklerine kurulduğu için bu isimle anılıyor. Hemen karşıdaki, hemen hemen tüm Machu Picchu fotoğraflarıyla özdeşleşmiş olan dağın ismi ise yine Quechua dilinde "genç dağ" anlamına gelen, İnkalarca kutsal kabul edilen ve bu yüzden tepesine "Ay Tapınağı"nı inşa ettikleri Wayna Picchu... İspanyollar işgallerinden sonra neredeyse kimseyi sağ bırakmadıklarından şehrin gerçek ismi, yapılışı ve işleyişiyle ilgili elimizde hiçbir belge bulunmuyor. Bunun diğer bir nedeni de, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Inkaların bir alfabeye sahip olmamaları ve kendileriyle birlikte kültürlerinin de İspanyol işgaliyle yok olması. Machu Picchu'nun İspanyol işgalinden kurtulabilmesinin nedeni ise 1530'ların başında İspanyollar bu bölgeyi işgale başladığında İnka hükümdarının burada yaşayanlara Machu Picchu'yu terk etmelerini emretmesi. Sanırım göz bebeği olan bu şehrin İspanyollarca yok edilmesine gönlü razı olmadı ve içten içe İspanyolları yenince geri dönüp şehrin imarına devam etmeyi planlıyordu ama evdeki hesap İspanyollarınkine pek uymadı ve son İnka hükümdarı Vilcabamba'da öldürüldüğünde bu saklı kent de kendini çevreleyen ormanın içinde gözlerden kayboldu. 1911'de Amerikalı tarihçi Hiram Binham'ın, halk arasındaki rivayetlere kulak verip bir köylünün rehberliğinde şehri yeniden gün yüzüne çıkartmasına kadar yaklaşık 500 yıllık süre zarfında da saklı kaldı.


Doğusunda ve batısında bulunan aşağıya doğru 600'den fazla terasla kendi mikro klimasını ve tarım ürünlerini de yetiştirebilen Machu Picchu'da günde 5000'den fazla işçinin çalıştığı düşünülüyor. İşin bu bölümü bize pek bir ilginç gelebilir çünkü işçilerin burada çalışmalarının nedeni yıllık vergilerini ödemek. İnkalarda para sistemi bulunmuyordu. Halk İnka'ya yani hükümdara olan vergisini iş gücü olarak ödüyordu. Her sene sadece iki aylık iş gücünü İnka'nın hizmetine sunuyor ve bu şekilde vergisini ödemiş oluyordu. İnka aynı zamanda dini bir lider de olduğundan, İnka'ya hizmet etmek halk için zaten kutsal bir görev olarak kabul ediliyordu. Bu durum Machu Picchu için iki ayda bir tazelenen ve motivasyonu tam iş gücü demekti. Hemen bir ekleme daha yapmak istiyorum. Nitekim bu benim de önceden yanlış bildiğim bir konuydu. İnka devletinin halkına İnkalar denmiyor. İnka, sadece devletin hükümdarına verilen isim. Devletin halkını ise Quechualar ve Aymaralar oluşturuyor.



Machu Picchu'nun gerçek yolları hakkında yukarıda biraz bilgi vermiştim. İnka bu şehri herkesden saklamak istemiş olsa gerek ki, sarp bir kaya yamaca yapılmış İnka köprüsü de, dillere destan dört günlük İnka yolu da, şehre ulaşımın zorluklarını gözler önüne seriyor.

Hayatım boyunca hep fotoğraflarına baktığım, insanlardan, kitaplardan ve belgesellerden dinlediğim, izlediğim bu manzarayı kendi gözlerimle görmek benim için ifade edilemez bir deneyim oldu. Seyrettiğim manzaranın etkileyici güzelliği Machu Picchu'nun neden bu kadar dillere destan olduğunu da bana kanıtladı. Ayrıca buradan, İnka'ya da şükranlarımı sunmak istiyorum. Lakin eğer şehri terk etme emrini vermemiş olsaydı, büyük ihtimalle İspanyollar burayı da bulacak ve taş taş üstünde bırakmayacaklardı. Biz de böyle bir güzellikten mahrum kalacaktık. Machu Picchu'yu seyrederken, İspanyolların kim bilir böyle daha ne gibi güzellikleri yok ettiklerini düşünmeden edemedim.


Machu Picchu ve İnkalarla ilgili daha detaylı bilgi için sizleri şöyle alayım;










27 Haziran 2014 Cuma

Cusco, Peru


Ayak bastığım ilk andan itibaren Peru'daki favori şehrim oldu. İspanyol işgali sonrası inşa edilen mimari yapıların en güzel örneklerine ev sahipliği yapan şehrin asıl önemi İnka İmparatorluğu'nun başkenti olması. Maalesef İspanyollar, işgalleri sonrası şehri hemen hemen tamamen yıkıp ana tapınaklarının üzerine, onun duvarlarını da kullanarak kendi katedrallerini inşa ettiklerinden, şehrin İnka zamanında nasıl göründüğüne dair pek bir şey bilinmiyor. Halihazırda şehrin toplam alanının %5'inde hala İnka döneminden kalma duvarlara veya kalıntılara rastlanabiliyor. Bu arada İnka İmparatorluğu ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. İnkaların bir alfabesi yok. Haliyle yazılı hiçbir belgeleri bulunmamakta. Tüm gelenek ve göreneklerini, işlerin nasıl yürütüleceğini ağızdan ağıza nesilden nesile aktarıyorlardı. İspanyollar işgalleri sırasında tüm bu ağızları yok edince de, 108 yıllık bu devlet tarihe gömülmüş oldu. Halkları Keçualar (Quechuas) ve Aymaralar hala atalarının birçok geleneğini devam ettirseler de, katoliklerin misyoner çalışmaları nedeniyle bunlar günlük hayatla ilgili basit şeyler olmaktan öteye geçememiş.

Cusco, İnka tarihinin bilinen bölümüyle ilgili birçok müzeye de ev sahipliği yapıyor. İnkalarla ilgili en ayrıntılı müzel olan İnka Müzesi de bunlardan bir tanesi. Bir diğer benim ilgimi çeken müze ise, Kutsal Bitkiler Müzesi oldu. Bu müzede Peru'ya ait endemik türlerle dokümanların yanında kutsal ayinlerinde kullandıkları san pedro kaktüsü, koka yaprağı ve ayahuasca ile ilgili de geniş bilgilere ve tarihi dokümanlara yer veriliyor.

  
İnka İmparatorluğunun başkenti olması dolayısıyla çevresinde birçok İnka dönemine ait yerleşkeye ve bölgeye sahip Cusco'nun etrafındaki en önemli İnka Dönemi yerleşkesi elbette ki Machu Picchu. Yine de onun dışında, insanı büyüleyen başka bölgeler de var.


Micro iklimleme ile aynı bölgede farklı türlerin tarımını yapmayı amaçlayan Moray, İnka'nın emriyle kurulmuş bir bölge. Etrafını çevreleyen tepelerin ortasında derine doğru inen terasların en yükseğiyle en derini arasında 11 derece sıcaklık farkı bulunuyor. Bu da Patates gibi soğuk yerlere ekilen bitkilerle koka yaprağı gibi sıcak bölgelere ekilen bitkilerin aynı yerde ama farklı teraslarda yetişmesine olanak sağlıyor.


Maras-Moray tuz havzaları, Sacret Valley (kutsal vadi) içindeki bir diğer ilgi çekici bölge. Dağlardan gelen doğal bir kaynağın tuzlu sularının biriktirilmesini ve suyu buharlaştırarak %70-80'lere vana orandaki tuzu biriktirmeye yarayan yüzlerce bölümden oluşan bu tuz havzası İnka öncesi döneme kadar gidiyor. Bu antik tuz havzasından elde edilen yüksek kaliteli sofralık ve yemeklik tuzun yanı sıra farklı renklerde tuzlarda bulunuyor ve bunlar günümüzde daha çok kozmetik amaçlı kullanılıyor.